Edip Cansever Sözleri

Ben sanki bir gazetenin hiç okunmayan yerlerindeyim

Uyurken uyandırılmış gibi Beni bir sardunya büyüttü belki.

Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan.

Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda. Kırıp dökük de olsa yanımda. Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda. O deniz ki aramızda hiç kımıldamadan. Erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun.

Kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum. Yeniden doğmak için çıkardığım yangından.

Doğasın sen, doğasın, yarat beni yeniden. Ey yalnızlığımı kuşatan yalnızlık.

Çıkmazlarda üst üste Birikmiş ufuklar kadar derindim.

Susarak katlanıyoruz her mutsuzluğa. Saatlendiriyoruz günü. Bölüyoruz dakikalara

İçime siner mahallenin kokusu. Gökyüzü karışıksa kuşların işi. Ya içim içime sığmıyorsa. Ne denir kötüdür insanların gidişi.

Gitsem de her yerde biraz vardır. Hatırda zamansız bir plak. Bir otel kapısı, biraz istasyon. Vardır o seninle birlikte olmak. Buluşur çok uzaktan ellerimiz. Ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak.

Uzanır kırlara doğru, Yalnızlığı olan. Bu saatte sessizlik acıdır, Gelecektir parka yalnızlığı duyan.

Sana her zaman söylüyorum senin yüzünde gülmek var. Bakınca bir yaşama ordusu çıkıyor aydınlığa. Bir çiçek geliyorsun yer altı çevresinden. Bir kartal gidiyorsun çıplağın ayaklarla.

Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana.

Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak. Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir.

Bugün de başlamayı unutuyoruz. Herkes birbirine bakıyor. Bulan bulana kendini.

Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen. Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem. Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri – Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı. Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Ayakları dibinde gün batımının. Ve ağzında binlerce güneşin tadı, Dilinin ucunda yalnızca kendi adın. Çünkü sevdikçe beni sen kendini tanıdın.

Bir canavar gibi düşünün isterseniz, Herkes kendi düşündüğüyle kalacak.

Başka değil, yokluğu görmek için. Kirli ağustos! göz kapaklarımı da yaktım sonunda.

Ama yaz dursun, öyle bir dursun ki yaz. Çiçekler ağaçlarda kalsın, uçurtmalar göklerde. Haziran temmuz ağustos. Birbirine sokulsun. Ne olur bu böyle olsun.

Biliyor musun az  az yaşıyorsun içimde. Oysaki seninle güzel olmak var.

Niye olmalı öyleyse. Aşk mutlu bir sürgünlükse.

O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun. Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden. Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle. Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Ben yorgunum anlamaktan, Bir duvar, bir tebeşir gibi yazmaktan yazılmaktan.

Bir renk değildir mavi huydur bende. Ve benim yetinmezliğimdir. Ve herkesin yetinmezliğidir belki.

Bir bakın, uyanıp kalkınca çocuk olmalarım var benim.

Susmanın su kenarındayız bugün. Ne kadar sevgiyle konuşsak. Korkuyoruz göz göze gelince.

Bir hüzün kaç kişinin hüznü olurdu. Çıkarsak toplamak yerine. Her hüzün başka türlü olurdu. Ne yaparsan yap saati kurma. Öyle dağıldık ki hepimiz. Her günün geçmesi yeni bir gerçek oluyor. Seninle her uzaklık gibi böyle.

Kimse görmüyor bizi. Göremezler ki. Uçup uçup konuyoruz yerlerimize. Bir konfeti demetinden kopmuş gibi. Düşlerimizden saçılmış  gibi.

Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da Herkes biraz var o kadar.

Sedef kakmalı bir tramvay geçiyor yakınımızdan. İnce bir org sesini sürükleyerek. Benekli bir örtü çekiyor üstüne dünya. Hepimiz kayboluyoruz.

Hava soğudu Kasım’ın son günleri. Kar yağacak bembeyaz olacak unutulmuşluğum.

Bırakmak bırakılmak demeyelim. Durmadan yer değiştiriyor anlamlar da. Ben ki bir boşluk kadar büyümüşüm bu yüzden. Sanki kış aylarında bir uçurumda.

Ah şu yağmurlar durmasa ya, Ne güzel ıslanıyor ilkyaz, Ne güzel ne güzel ne güzel, Denize zorla sokulmuş, Ağlamaklı bir çocuk gibi.

Ama biz dağınık kaldık. Sevgimizle, sevgisizliğimizle. Mutluluğumuzla, mutsuzluğumuzla. Özlemlerimizle, yitikliğimizle. Her neyse, her neyse.

Sınırsız bir uykusuzluktur böyle. Her yolculuğum benim. Koşuşan geyiklerle dopdolu. Ve uçan balıklarla.

Bir sokakta bir aşağı bir yukarı. Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği. Amansız bir güceniğim.

Her şey o kadar dokunaklı ki. Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen. Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem. Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı. Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sanırım hiçbir şeyin öyle pek tamamlanmadığı. Bir çağda yaşıyordum. Ve bütün eksik kalmaların. Sessiz ve ünü olmayan bir tanığıydım ben.

Sevmelerin ustasıyız, güzel şaşkınlıkların. Önce yüreklerimizi alıştırmışız buna, sonra kafalarımızı. Ki bu yüzden içimiz hiçbir zaman yoksul değil, Yoksul olmadı.

Ben orda, akşamına orospular dadanan, Camlarında pis sinekler gezinen, ben orda, Eskimiş bir tutuşla şarabını içiyor. Kadınlarda oluyor kadınsız bakışlarla, Başıyla öne düşmüş yüreğiyle beraber, Ya Tanrıya inanır ya da isyana.

Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi. Biz eskiden seninle, İstasyonları dolaşırdık bir bir.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum. Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum. Derinlerde kaldım böyle bir zaman, Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan. Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları. Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

Her yalnızlık bir ihtilaldir.

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile, Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.

Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, Hiçbir yere gitmiyor.

Kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum, Yeniden doğmak için çıkardığım yangından.

Sana her zaman söylüyorum senin yüzünde gülmek var. Bakınca bir yaşama ordusu çıkıyor aydınlığa. Bir çiçek geliyorsun yer altı çevresinden.

Belki de alıp başımı gideceğim. Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin. Nereye, ama nereye olursa gitmenin. Hüzünle karışık bir ağrısı.

Yaşamım bir şarkıcının iç çekme anıdır, Beş mevsim yaşarım yılda.

Ki senin bir yerin olmadı hiç, olmayarak soldu. Diri bir sabahın eylülüsün birden. Sonra bir solgunluğun yeniden solgunluğu. Tırnakların dibine batar durup dururken, Acılardan bir acının geri tepmesidir. Sızar yüreğinden sevinç olarak, Yani eylülden, Acımaktan bir zamansın ki bazan susarsın. Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten.

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki. Hani Etiler’den Hisar’a insek bile. Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın. Çok yaşında her zamanki çocuksun gene. Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir