Gündüz Vassaf Sözleri

Cinsel kimlikle ilgili özgürlük ve kurtuluş, hiçbir kimlik, model ve imaja uymamakla mümkün olabilir ancak. “Model” İçimizdedir ve ne kadar insan varsa o kadar da model, hatta her birimizin bin bir çeşit modeli vardır.

Biz katılsak da katılmasak da, halkın seçimini yaptığını bilmek, egemen düzenin seçim sayesinde var olduğu yolundaki inancımızı güçlendirir.

Seçmek suretiyle, BİZ’i, birçok “biz”lere bölüyoruz. Her şeyi kapsayacak anlamda bir sözcük olduğu halde, biz, genellikle dışlama belirtmek için kullanılır. Biz gerçekte “BİZ” anlamına gelmediği zaman biz anlamına geliyor.

Tarih boyunca insanın insana karsı çıkması, bizi özgürlüğe ya da mutluluğa daha çok yaklaştırmış değil. Sadece, sömürünün ve baskının biçimini değiştirdi, o kadar.

İnsanlar neden çocuk sahibi olur? Mutlu olacaklarını sandıkları için mi? Çocuk sahibi olmak mutluluktur, öyle mi? Hayır! Çocuksuz mutlu olmayan kişi, çocukla da mutlu olamaz.Bir başka insanın sırtından mutluluk talep etmeye hakkımız yok.Mutluluk her yerdedir.Ancak her yerde mutluluğu bulan kişi bir çocukla da mutlu olabilir.

Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle baş edemeyen kişilerdir aynı zamanda.

Sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe.Gündüzden soyutlanıp, kurtulmuş olan anlamsızlık , artık saklı değildir.Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle.

Değişebilme kapasitemizi olumlu bir nitelik olarak değerlendirebilmek için, önce eylemlerimizin ve bunların sonuçlarının -sadece türümüz açısından değil, aynı zamanda tüm yaşam açısından- bilincine varmamız gerekir.

Tür açısından bakılacak olursa bu, tür bencilliği bile sayılabilir. Bu bencilliktir, çünkü kendi türümüzün yasam değerini tüm canlıların yasam değerinden soyutlayarak onu hepsinin çok çok üstüne çıkarıyoruz.

Yaşamın tarafını seçmeden, yaşantımız ve tarih boyunca bir tarafa karsı başka bir tarafı seçip dururuz. Seçtiğimiz tarafın anlamını ya da yasam biçimini başkalarına zorla kabul ettirmek için uğraşıp dururuz.

İnsan, ait olmalıdır.
Taraf seçmenin totalitarizmi budur iste: Yasama ait olmayı seçmeden, birbirimize ve bizzat kendimize karşı olmak.

Psikiyatrist bireysel deliliğimizi frenleme ve sınırlama konusunda bize yardım ederken, aynı zamanda
totaliter kolektif deliliğe uyum sağlamaya ve onu paylasmaya yöneltir bizi. Onun isi, topluma ayak uydurmamızı sağlamaktır.

Bireysel olarak yaşarız, oysa kolektif olarak ancak varlığımızı sürdürürüz.

Korkuyoruz, itaat ediyoruz ve ayakta kalıyoruz.

Totaliter yönetim için, çocuğun zihnini bir kahraman aracılığıyla “ele geçirmek” ya da “rehin almak” son derece önemlidir. Çocuk, belirli bir değerler sistemini ve ideolojiyi, kahramanlar aracılığıyla sorgusuz sualsiz kabullenir, kendine mal eder. Yetişkinler olarak da, çoğunlukla çocukluğumuzdaki bağlılıklarımızı sürdürürüz.

Kendimizi olduğumuz gibi kabul edinceye dek bizi tutsak edecek kahramanlar. Süpermenler ve tanrılar yaratmaya devam edeceğiz. Özgür toplumda kahramanlara yer yoktur. Özgür insanların kahramanları olmaz.

Deli, uygarlığın anti-kahramanı olacaktır. Standartlaştırma ve totalitarizmin her yere ve her şeye nüfuz etmesine rağmen hâlâ deli olmayı başarabilenler, gerçekten çok güçlü ve essiz bireylerdir. “Deli” sözcüğünü hafife almamalı, çünkü bu ayrıcalık pek az insana verilebilir.

Üstelik biyokimyasal teknoloji ve genetik mühendisliğinin tehdidi altında. Kendimizi koruyamayacaksak, hiç olmazsa bırakalım deliler deliliklerinde özgür kalsınlar.

Türümüzün bu hâline mensup olmanın acısını çeşit çeşit hapishanelerimizde değil kendi düş ve davranışlarında yasasınlar.

Gün ısığı bir tuzaktır. Isık bizi kör eder. Ama geceleri, gözlerimiz fal tası gibi açılır. Geceleri, tüm öteki duyularımız da daha duyarlıdır, çünkü düzen güçleri o saatlerde makinelerini kapatmıs olurlar.

Çocuklar, vücutları narin olduğu  için mi açlıktan, kıtlıktan daha çok ölüyorlar? Yoksa yetişkinlerin, onlar için uygun gördükleri ‘çocuk payından’ mı?

Amerikalı sosyologların yaptığı davranış gözlemleri, insanın sosyal sınıfı yükseldikçe cinsel çiftleşme biçimlerinin, fantezilerinin çeşitlendiğini gösteriyor. Örneğin en alttaki işçi sınıfında kadın yatakta hep altta.

İnanın, kiliseye, camiye gitmiyorsanız bedava diyedir. Türümüzün bir özelliği bu. Bir yandan beş para etmeyen şeylere dünyanın parasını verir, bir yandan da maddi değeri yok diye dünyanın en güzel şeylerinin bedava olduğunun farkına varmaz ya da küçümseriz.

Bir zamanlar krallara, sultanlara ve çarlara saygı duyuyor, monarşiye karşı olanlardan nefret ediyorduk. Bugün cumhuriyetçiyiz ve cumhurbaşkanlarına alkış tutuyoruz. Yarın yeniden monarşist olabiliriz.

Yatılı okula gittikten birkaç ay sonra kedimin öldüğünü öğrenince anladım yalnızlıktan, sevgisizlikten ölünebileceğini.

Temel olanı düşünmekten kaçınmak bizi psikolojik bakımdan öylesine totaliter bir yapıya sürükler ki, yaşamın ya da özgürlüğün temeli açısından pek az önem taşıyan seçimler yapmakla ya da seçim hakkı için mücadele etmekle uğraşırız durmadan. Seçimin mekanik olarak uygulanması bize bir başarı, ilerleme ve özgürlük duygusu verir. Bu süreç, aynı zamanda, farkında bile olmadan vakit geçirmemizi kolaylaştırır. Böylece zamanın akıp gitmesine karşı da bağışıklık kazanmış oluruz. Ölümsüz hissederiz kendimizi.

Çoğu zaman ezilenler, kendilerini ezenler gibi olmaya özenirler. Bir zamanlar ezilmiş olanların, birinci sınıf ezenler olduğu görülmüştür. Tarih bu tür örneklerle doludur: Sömürgecileirn iktidarının yerini alan Afrika cumhuriyetlerinden tutun da toplama kamplarında, gönüllü olarak, gardiyan görevlerini devralan Yahudi mahkumlara varıncaya kadar.

Sosyal sınıfların katı kuralları ancak gece bozulur. İşçiler burjuvaların sokaklarında dolanırlar. Burjuvalar işçi mahallelerindeki lokantalara giderler, fahişeler, papazlar, öğrenciler, askerler, ev kadınları, doktorlar ve yabancılar, hepsi aynı sokakta gezinirler, bakınırlar, birbirleriyle konuşurlar, hatta belki de sonunda sevişirler.

İnsanlarla tanışıp karşılaşmaktan çok, faydacı anlaşmalar yapıyoruz. Daha  “merhaba” dediğimiz anda, “Bu ilişkiden ne gibi bir fayda sağlayabilirim acaba?” düşüncesi geçer aklımızdan. İlişkiler, insanın evrensel “birlikteliği” üzerine kurulmaktan çok, kesin amaçlar üzerine inşa edilir.

Çocuk sahibi olmamızın en temel nedeni, bunu yapma gücüne sahip olmamız tabii. O kadar maymun iştahlıyız ki, yapabileceğimiz ne varsa çoğunu yapmaya çalışıyoruz. Yapabildiğimiz için yapıyoruz, yapmayı seçtiğimiz ya da yapmaya karar verdiğimiz için değil. Sırf yapabiliyoruz diye çocuk yapmak olacak iş mi?

İşte bir saniye kestirmemizin bile yasaklandığı, cezalandırıldığı, kınandığı mahkemeler, okulla, fabrikalar, tapınaklar. Her biri, bireyin düşlerinin kınandığı, gerçekçi bulunmadığı, düşlere vakit olmayan yerler. Çünkü oralarda günün gerçeklerine uygun ciddi işler yapılacaktır. Onlara göre gerçek ve ciddiyet düşlere bulaşmamalı, düşlerin zaafına yenik düşmemelidir.

.. belki Büyük Yalan’a kanmamak da önce sahip çıktığımız kendi günlüğümüze inanmamaktan geçiyor. Özgür kalmak istiyorsak kendi yazdıklarımıza bile inanmamamız lazım.

Geçmişteki süreçlerden belirli ‘an’ları koparıp, geçmişte çok mutlu ya da çok mutsuz olduğumuza karar veremeyiz. Geçmişte yaşadığımız ‘an’lardan hatırladıklarımıza dayanarak yeniden kurulan şey, hapishaneden farksızdır. Hayatı dışarıda tutan bir kaledir o.

Kahraman yaratma özlemi, hepimizin içindeki totaliter eğilimi, güçlü bir kişiye gönüllü olarak boyun eğme ihtiyacını gösterir. Kahramana duyduğumuz gereksinim, kendi içimizdeki güvensizlikten doğar.

Özgürlük, istediğimiz herhangi bir şeyi, her şeyi düşlemek ve yapmak demektir. Sorulmamış soruları sormak,yapılmamışı yapmaya cüret etme, bilinmeyenin peşinden koşmaktır. tehlikeli bir serüvendir bu. Tehlikenin en ucunda ölüm vardır.

Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik. Bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk.

Özgürlük, güç merkezleri tarafından sunulan şıklardan birini özgürce seçmekle sınırlı.

İş günü süresince tutsak olduğumuz gerçeğini o kadar kabullenmişizdir ki, onun dışındaki saatlerden “serbest zamanımız” diye söz ederiz. Serbest saatlerin tam tersi, hemen hepimizin işte olduğu gündüzlerdir.

Kendimizi olduğumuz gibi kabul edinceye dek bizi tutsak edecek kahramanlar. Süpermenler ve tanrılar yaratmaya devam edeceğiz. Özgür toplumda kahramanlara yer yoktur. Özgür insanın kahramanları olmaz.

Bizim totaliter cinsel kimliklerimizi, rollerimizi, beklentilerimizi en çığırtkan biçimde sömürenler reklamcılardır. Satışa çıkarılan nesne, ister su ya da esans, ister makineli tüfek ya da sabun olsun, “erkek” adamla “dişi” kadın hemen her zaman, o ürünün satılmasına yardım eden bir imaj olarak kullanılır. Sömürücü olduklarını bile bile onların kendi totaliter imajlarımız aracılığıyla ürünlerini satın almaya bizi ikna etmelerine izin veririz. Seks iyi satar. Totaliter seks imajına itaat edilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir